Oyuncudansa oyunun kendisine kıl olun. - Ice-T

Hazır oyunlar kuramı uyurken, sebepsizce işbirliğine girişin. - Deity of Religion

Aklımdan çıkaramadığım bir görsel var. İnsanlığın köhne olduğu kadar da devasa olan ve rizikolu bir açıyla eğik duran bir binada birlikte yaşadığını düşünüyorum. Şöyle:

Bu kulemsi bina, bizim ahlâki kapasitemizin bir temsili. Aşağı katlardan yukarıya doğru çıktıkça, adilik yerini erdemliliğe bırakıyor. Tam olarak bir yerleşim plânına tabi olmasa da hayâl ettiğim aşağı yukarı şu:

  • Zemin Katı: Katıksız bir sıfır toplam bencilliği. Saldırganlık ve istismar. Her safın karşılıklı giriştiği savaş hâli mevcut.
  • Orta katlar: Mütekabiliyetin çeşitli renkleri. “Bana yardım ettiğin sürece ben de sana yapabileceğim yardımı esirgemeyeceğim. Karşılıklı bir oluş. Kısasa kısa.
  • Üst katlar: Empati ve şefkât. Öteki yanağını çevirmek. Duyar kasmaktan ziyade gerçek eylem. Bir seferlik de olsa tutuklu ikilemiyle gösterilen dayanışma.
  • Sundurma: Su katılmamış, fedakarane diğerkamlık.

Şimdi, hakiki psikopatlar haricinde, hepimiz bu kulenin bir yerlerinde, mutluca yeryüzünde yaşıyoruz; her ne kadar kimileri üst katlarda ikamet ediyor olsa da.

Buradaki sorum şu: Bu yapı nasıl ayakta kalabiliyor? Ahlâki içgüdülerimiz hangi nihai ve açıklayıcı prensiplere dayanıyor?

Gelin olası üç cevabın üzerine kafa yoralım.

Tanrı

Müşterek cevaplardan ilki, ahlâki içgüdülerimizi, yüce kozmik destekçimiz tanrıya dayandıracaktır.

Hristiyan dünya görüşü, bizi daha da yükseklere tırmanmaya teşvik eden sebebi tanrının sevgisi olarak açıklar. Vadettiği ebedi ödüller ya da cezalandırmalarla tanrı, ahlâki davranışı etkili bir şekilde destekler; ve böylece üst katları dengeler. Gün olur da kendisi bizden vazgeçerse, tüm denge yiter, kule çöker ve çok daha aşağı, vahşi seviyelere düşeriz.¹

Ben bu açıklamayı öyle özellikle ciddiye almıyorum. Dilimiz sürçtüyse affola ama ben bu durumu hızır gibi imdada yetişen bir açıklama olarak ele alıyorum—aslen önemli ve akıl çelici olan bir sorunun yerine kondurulan sihirli bir formül gibi.²

Tanrı cevabını, sorduğum sorulara uygun düşen bir örnek olarak konumlandırıyorum sadece.

Şimdi, doğal yaşama geri dönelim. Bizi bekleyen iki ilginç yanıt daha mevcut sonuçta.

Bireysel Seçilim

Ahlâkin kulesini ayakta tutan nedir sorumuzun ikinci yanıtı doğal seçilim olacaktır. Bilhassa, bireysel seçilim. Bu, hepimizin okullarda öğrendiği Darwinci mekanizmadır: En güçlü olanın hayatta kaldığı (ve ürediği) o eski, güzel açıklama. Bu fikre göre, kimi bireyler daha faydalı özelliklere sahiptir, böylece daha uzun yaşadıkları gibi gelecek kuşaklara genlerinin daha fazlasını geçirirler.

O zaman, eğer ahlâklılık bireysel seçilim yoluyla evrime uğradıysa; ahlâklı olan atalarımız, ahlâkı düstur edinmeyen rakipleri karşısında galip gelmişler; bir başka deyişle, başkalarına yardım etmeye açık oluşları kendilerine bireysel bir avantaj sağlamış. Bu ahlâklılığı, aynı yükseklik korkumuz, yağlı besin tercihimiz ve cinsel dürtülerimizin olduğu konuma getiriyor—yani, menfaat (genetik) mantığı.

Açıklayıcı prensipler uyarınca, menfaatin dayanakları mevcut. Kuşkusuz ki, biyolojik alemin melâkelerini açıklamak için gerekli kuramsal ağırlığı sunan bir durum bu. Mecazen, kuleyi ayakta tutan öyle acayip bir şeyle karşı karşıya değiliz—elimizde yalnızca durağan sürtünmenin olağan güçleri ve birbirine uyguladıkları dirençle ayakta duran beton tabakalar mevcut:


Lakin, bireysel seçilimle alâkalı sorunumuz ise, bunun, tam olarak ele aldığımız özellikleri açıklayamamasından kaynaklanıyor; yani, özveride bulunmak ile yakın ilişki içinde olan özellikler. Herhangi birisi diğerkâm (altruistic) bir şekilde davranış sergilediğinde, sırf başkalarına yardım etmek için kendi kaynaklarından da vazgeçmiş oluyor—yani, bizzat kendisinin üretsel çevre değişkenlerinden. Uçarı bir örnek vermek gerekirse, bir birey, masum üçüncü kişileri kurtarmak adına bir el bombasına kendini siper ederek ölümü seçebilir. Sonuç olarak da, diğerkâmlık genlerini asla gelecek kuşaklara aktaramamış olur. Demek oluyor ki bireyler birbirleri arasında yarışa kalkıştığında, diğerkâmlık kaçınılmaz olarak gen havuzunun dışına atılıyor.

Bireysel seçilimin, ahlâklılığı açıklamak için yetersiz olduğunu ima etmiyorum. Sadece, menfaatten ahlâki davranışa varılacak herhangi bir yol sarmallaşır diyorum. Dahası, varacağımız herhangi sonuç, gerektiği üzere, iki adet nahoş yargıyı içerecektir: Eğer ahlâki içgüdülerimizi bireysel seçilime yoracak olursak; elimizde iki tane acı reçete mevcut:

  • Acı Reçete #1: Gerçek diğerkâmlık için varolan bir içgüdünün var olmadığını kabûllenmek. Bireysel seçilim, kendi kârını gözetmeyen ve bu uğurda iyileştirmeye yönelmeyen bir varlığa evrim geçirtemez. Menfaat, pazarlığa tabi değildir. Kule mecazımıza değinecek olursak, bu durumda, sundurmanın varlığından söz edemeyiz.
  • Acı Reçete #2: Sundurmanın yokluğunda dahi, üst katların menfaatin birer dışavurumu olduğunu kabûl etme gerekliliği. Farklı bir deyişle, empatiye, şefkâte, merhamete ve erdeme dair içgüdüler—kalıtsal oldukları doğrultuda; bizzat bunları ifade eden atalarımızın kendilerine, fayda sağladıkları için evrim geçirmişlerdir.

Sonuç olarak, eğer ahlâklılığı, bireysel seçilimin bir ürünü olarak açıklayacak olursak, kulenin tamamının menfaat üzerine dayalı olduğunu kabûl etmek zorundayız:


Grup Seçilimi

Ahlâki içgüdülerimizi “ayakta tutan” olası cevaplarımızdan üçüncüsü ise grup seçilimi:


Kimi zaman çok düzeyli seçilim olarak ele alınan grup seçilimi, Darwinci (genetik) evrimin bir başka mekanizmasıdır. Bu fikre göre, bireyler arasındaki rekabeti anlayabilmek için gruplar arasındaki rekabete bakmamız gerekiyor. Bu, konuyu biraz daha renklendiriyor.

Bu noktada, her ne denli birbirleriyle ilintili olsalar da, biyolojicilerin kullandığı şekliyle grup seçiliminin, kültürel seçilimden kesinkes farklı olduğu hatırlamamız gerekiyor. Grup seçilimi, kimi genlerin, belirli bir nüfus özelinde sıklığını belirleyen, gruba dayalı rekabetin gerçekleştiği genetik süreçtir. Kültürel seçilim ise, grupsal rekabetin kültürel değişime yol açtığı memetik bir süreçtir. (Örneğin, gruplardan birisi, daha başarılı olan bir diğerinin uygulamalarını kopyalayabilir.) Kültürel seçilime dair dile getirilebilecek bir hayli ilginç noktalar mevcut. Ama bu yazıda, grup seçilimi ve insan DNA’sı üzerine olan etkilerine odaklanacağız.

Basitçe, iki insan türü hayâl edelim: azizler (ayrımcı olmayan diğerkâmlar, yani altruistler) ve sosyopatlar (acımasız sömürgenler). Buna ek olarak, bir insanın kimliğinin doğuşta, tek bir genden şekillendiğini düşünelim. Bu durumda, tek bir grubun bağlamında azizler, sosyopatlar karşısında her daim yenik düşecektir. Lakin, azizlerden oluşan bir grup ise sosyopatlardan oluşan grup karşısında galip gelecektir. Çünkü, azizler işbirliği yaparken sosyopatlar birbirlerini köstekleyeceklerdir. İyiliği daha çok öne çıkaran gruplar büyüyüp gelişir ve daha çok bebek yaparken, fesat gruplar yitip giderler. Böylelikle, diğerkâmlığın “eli yüzü kana bulanmış doğa” yoluyla gerçekleşen evrimini makul bir şekilde açıklayabiliriz.

Mükemmel, değil mi? Tam da duymak istediğimiz yanıt: menfaatın canı cehenneme, en azından kendi grup üyelerimiz için de olsa yardımlaşma içgüdümüz var.

Gerçekte ise bu tamamen doğru değil, öyle yüzde yüz bir eşleme söz konusu değil: %100 Azizlere karşı %100 Sosyopatlar. Her şey her zaman sanıldığından daha karmaşık—grup seçilimi ve bireysel seçilim eş zamanlı iş başında. Ne yazık ki bireysel seçilim daha hızlı işleyip, diğerkâmlığın getirebileceği evrimsel müdahaleleri hızla ortadan kaldıracak şekilde daha güçlü evrimsel baskıları açığa vurur.

Sıradan bir grup-grup eşleşmesi aşağı yukarı şöyledir:


Grup seviyesinde incelediğimizde, daha iyi olan grubun daha uzun bir yol katedebileceğini umabiliyoruz. Çünkü, daha yüksek bir aziz oranı söz konusu. Ancak, her grup özelinde, azizler sosyopatlar karşısında yenik düşerler. Böylece, toplam nüfus özelinde, azizlerin oranı tipik olarak zamanla azalır:


Matematiksel olarak grup seçiliminin işleyebilmesi için oldukça kendine has koşulların mevcudiyeti şart. (1) Gruplar birbirlerinden tecrit edilmeli ki sosyopatlar serbest bir şekilde gezemesin, (2) tecrit süresi yeterince uzun olsun ki grup seviyesindeki avantajların öne geçip demografik kazanım sağlaması mümkün olsun. Ancak, (3) gruplar düzenli olarak bir araya gelip üye alış-verişinde bulunmalıdır. Tüm bu durum, burada ve şurada inceleyebileceğiniz Simpson paradoksuna dayanır.

Fakat, bu modellerin kılı kırk yaran detaylılığı, diğerkâmlığı açıklamak için grup seçilimini tercih etmemiz durumunda dezavantajlıdır.

Mantıksız bir İkilem

Şimdi başa dönelim.

Şu âna kadar insan ahlâkının kökenine dair iki materyalist hipotezi inceledik. Bireysel seçilim bir dayanak sunmasına rağmen, diğerkâmlık fikrinden feragat etmemizi ve ahlâklılığı bir menfaat türü olarak yeniden kavramlaştırmamızı salık veriyor. Buna mukabil, grup seçilimi ise bize mükemmel, grup-odaklı diğerkâmlığı sunarken, işleyebileceği çok özel bir çevreye ihtiyaç duyuyor.

Soru: Hangi hipotezi desteklemeliyiz?

Garip bir soru yönelttiğimin farkındayım. Duygusal ön-taahhütlerin kabûlünün mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü, doğa, bizim doğru olmasını istediğimiz şeyleri umursamaz. (Feynman’a gönderme yapacak olursak, meşruiyeti olan tek bilimsel duygu meraktır.) Ancak burada, istisnai bir yaklaşımda bulunmak istiyorum; çünkü, irrasyonel arzularımızı ele almak, bence, bu iki açıklamanın doğasına ayna tutacaktır.

Beni hoş görürseniz, tekrar soruyorum: Hangi hipotezi desteklemeliyiz?

Birçoğumuzun içgüdüsel olarak grup seçiliminden yana olduğunu düşünüyorum. Gerçek birer diğerkâmlığa ya da özveriye şahit olduğumuzda, tüm varlığımızla kutlarız bunları—ki doğru olan da budur. Gerçek diğerkâmlığın var olmasını istiyoruz. Bunun da şans eseri gerçekleşmesinden yana değiliz. Grup seçilimi bunu bize sunuyor. Dahası, ahlâklılığın, menfaatin doğal bir sonucu olduğunu düşünmek insanı bunalıma itiyor. Öyle bir durumda, her bir erdemli eylemin ve iyi ahlâklı dürtünün ardında; beynimizin, bize fayda sağlayacağını düşündüğü hesaplamalar yaptığını kabûl etmek zorunda kalırız. Bu da, bizim istediğimiz ahlâklılık olmayacaktır. Türümüzün, bundan daha iyi olduğunu ümit etmek iyi, güzel ve makûl değil mi yani?

Bu durumda, hayır. Her ne kadar içgüdüsel olarak çekici olsa da bu sadece bir umuttur.

Grup seçilimiyle ilgili, kendisini desteklememizi de engelleyecek olan sorun, bizzat bahsettiğimiz, gerekli ama aşırı özel koşullardan kaynaklanıyor. Dile getirdiğimiz üzere, grup seçiliminin işleyebilmesi için oldukça özel çevresel tiplemeler gerekli—bir grubun diğerinden nesiller boyunca ayrı bulunması gibi. Ayrıca, evet, atalarımızın böyle koşullarda yaşamış olması bir ihtimal dahilinde. Ama, şimdi önemli kısma gelelim: Bizim modern çevremiz grup seçilimini desteklemiyor. Günümüzde, insanlığın çoğunluğu serbest bir şekilde dolaşan ve eşleşen bireylerin oluşturduğu heterojen toplumlarda yaşıyor. Yani, geçmişte grup seviyesinde iyi davranış şekillerini ortaya çıkaran süreçler artık yoklar.

Zamanında uyarlanabilir olup bugün işlevini kaybetmiş özelliklere, artık yani vestijyal deriz. O zaman, eğer ahlâklılık grup seçilimin sonucu ise, vestijyal bir içgüdüden bahsetmek zorundayız. Evrimsel geçmişimizden bir kalıntı, aynı asteroidin gazabından kurtulan bir dinazor gibi; hâlâ hayatta ancak, yakında türü tükenmek zorunda kalacak.

Kule mecazımızdan devam edersek, öyle geliyor ki, ağırlıkla destekli bir yapı yardımıyla inşaa etmişiz bu binayı. Gelin görün ki bu destek yapısı kayıp gitmiş. Bu durum gaddar bir geleceğe işaret:

Atalarımızın çevresi—Günümüz—Gelecek

Bu durumu daha sert ve cesaret kırıcı bir şekilde açıklayayım. Eğer ahlâki içgüdülerimizi grup seçilimi ile elde ettiysek, kötü insanların iyi olanları saf dışı bırakacağı bir dünyada yaşıyoruz demektir. Kötülüğün ödüllendirilip erdemin cezalandırılacağı bir ortamda. Sosyopatların galibiyetinin yazılı olduğu ya da en azından üstünlüklerinin kesin olduğu bir gelecek öngrölebilir.

Açıkçası, böyle bir dünyada yaşamak istemezdim ben.

Manzaralı Yola Sapalım

Bilimde, iyi niyetimizin bizi felakete götürdüğü en azından bir nokta daha var.

Varsayalım ki yarın sabah Mars’ta tek hücreli canlıları keşfettiğimiz haberlerine uyanıyoruz. İlk bakışta, kutlanacak bir şeyden bahsediyoruz. Evrende yalnız değiliz! Korktuğumuz denli ıssız ve soğuk bir köşede tek başımıza yaşamıyormuşuz! Maalesef, böyle bir keşif, okuyacağımız en kötü haberlerden olacaktır.

Bu noktayı anlamak için, Enrico Fermi’nin bulmacasını (Fermi Paradoksu) incelemeliyiz: Herhangi birinde hayat olma ihtimâlini barındıran milyarlarca yıl süresince olagelmiş milyarlarca gezegenin varlığına rağmen, galaksimizde var olan yegâne zeki (teknolojik) tür olma durumumuz. Bu bulmacayı çözmek için mümkün olan olasılıklar bize iki yolu gösteriyor:

1. Ya evren sınırlı sayıda zeki türün gelişimine müsaade ediyor,

2. Ya da bir sürü zeki türün ortaya çıkıp gelişmesi için gerekli olan şartların sağlanmasına rağmen bunların başına talihsiz şeyler geliyor—mesela, kendi yarattıkları teknolojilere kurban oluyorlar.

Seçenekleri böyle değerlendirdiğimizde, ilk çözüme yönelmemiz işten bile değil. Ama maalesef, diğer gezegenlerde bulduğumuz her bir yaşam işareti, aslolan durum gibi duruyor—yani, ikinci çözüm daha muhtemel. Eğer, bir şekilde komşumuz olan diğer gezegenlerde yaşam izine rastlarsak, bu da evrenin aynı bizim türümüze benzer canlılarla kaynadığına işaret ederek olasılık kütlesini ikinci çözüme odaklıyor—ki bu bizim geleceğimiz açısından iç karartıcı bir öneri. (Basitçe ele aldığım bu meseleyi Nick Bostrom daha detaylı inceliyor.)

Şükür ki—ister bireysel ister grup seçilimi olsun meselemiz— biz “yanlış” hipotezi tercih etsek bile, Doğa bunu umursamıyor. Gerçekler zaten nesnel doğruluklarıyla mevcut. Yalnızca, bizim kendilerini bulmamızı bekliyorlar.

Ahlâka Dönüş

Peki, sonuca varıyoruz.

Ben, grup seçilimine inanmıyorum. Tam olarak şunu diyorum: Atalarımız, grup seçiliminin işlevsel olarak var olabileceği koşullarda yaşamadılar—ha, eğer gerçekten böyle şartlarda yaşadılarsa da, seçilimi baskılayan etmenler kayda değer özellikleri evrimleştirmek için yeterince kuvvetli olurdu; bunu görürdük. Bu yalnızca benim şahsi fikrim değil: İfade edebileceğim şekliyle, bu durum bilimsel bir mutabakat.³ Şuradaki kitap bölümü iyi ve okunabilir bir genel açıklama sunuyor. Ayrıca, Steven Pinker da karakteristik sadelikte bir bakış açısı sunuyor.

Yukarıda, bireysel seçilimden yana oyunu kullanan kişilerin kullanmak zorunda kalacağı iki “acı reçeteden” bahsetmiştim. Gelin ilaçlara bir göz atalım:

Acı Reçete #1: Gerçek diğerkâmlığa götüren bir içgüdü yoktur.

Elbette, bunu kabul ediyorum.

Elbette, hayatta mükemmel serdengeçti diğerkâmlık anları mevcut: İnsanlar ara sıra el bombalarına siper olurlar, intihar eylemleri yaparlar, başkalarının hayatını kurtarabilmek için kendilerini riske atarlar vb. Lakin, bu gibi durumları, bilerek atılmış stratejik davranışsal adımlardan ziyade, birer hata ya da kaza olarak incelememiz gerektiğini gösteren önemli kanıtlar var—en azından beynimizi şekillendiren genlerin açısından baktığımızda.

Tam olarak doğru şekilde ifade etmeye kalkarsak, belki diyebiliriz ki; fedakarlık, aslında gayet amacımıza uygun işleyen içgüdülerimizin  “kasıtsızca gerçekleştirdiği, düşük-olasılıklı yan etkidir.” Daha önce bunu bir yanardağın zirvesine tırmanmak olarak ele almıştım. İçgüdülerimiz, güçlülük dağına tırmanmamızı salık verir. Genelde de bu yolu seçeriz. Şahane! Ama, çoğu zaman yukarıya doğru tırmanışa geçer, sonunda da kendimizi bir kraterin dibinde buluruz. ¯\_(ツ)_/¯. E n’olacak? Rakiplerin hayatın tadını çıkarırken öyle dipte ve güvende oturup durmak olmaz.

Bu söylediklerim, diğerkâm kahramanlıkları kutlamamamız gerektiği manâsına gelmiyor. Bunu elbette yapmalıyız! Aslında, bunu hep yapmalıyız, çünkü iyi davranışları tebrik etmek daha çok iyi davranışın ortaya çıkması için gerekli.

Yalnızca, kutladığımız davranışların, oyun-kuramsal olarak sürdürülebilir olmadığını kabûl etmemiz gerekiyor. İyi insanlar kendilerini kurban ettiği sürece, kötü olanlara miras kalacak dünya.

Acı Reçete #2: Nihayetinde, ahlâki davranışın çoğu biçimi menfaate dayanır.

İnsanı biraz daha zorlasa da, bu reçeteyi de uygulayacağım.

Bu reçeteye göre, empati, şefkât, hayırseverlik vb. gibi özellikler, atalarımız için birer kazanç strajesiydi. Aynı zamanda, bizim modern çevremiz farklı olsa bile, benzer teşvikler muhtemelen bugün de varlar. Nitekim, beyinlerimiz de, ahlâki eylemler de bu manevraların bir getirisi olup olmadığını hesaplamalı. Elbette, bu hesaplamalar sıklıkla bilinçdışı ve bulgusal haller. Mesele ise şöyle: “Doğru şeyi yaparken” dahi, umumiyetle kendimize çalışıyoruz. Yani kendimiz için doğru olanı yapıyoruz.

Bu bahsettiğim çıkarcı ahlâk kalkülüsünün neye benzediği resmetmek faydalı olacaktır. Şimdi, buradaki tüm bileşenleri denemeye tabi tutmadım; ancak, önemli olan etmenlerden birisinin itibar olduğunu biliyorum. İtibar, muhtemelen, aile dışında gerçekleştirilen işbirliklerinin temel taşı. Diğer insanlar, sizin tutarlı olarak iyi davranış sergileyen birisi olduğunuzu bildikleri zaman; size daha çok güvenmeye, destek sağlamaya ve sizinle bir takım oluşturmaya meyillidirler. Farklı bir deyişle, sizi ödüllendirirler. Bunun bilinciyle, bizler de çeşitli yollarla itibarımızı artırmaya hevesliyizdir—mesela, başkalarına yardımda bulunarak.  Böylece itibarın, kısa dönemlik fedakarlıkları uzun dönemlik menfaatlere dönüştürdüğünü diyebiliriz.

Şu itirazı da çok kere işittim: Madem itibar o kadar önemli, o zaman neden insanlar etrafta hiç kimse yokken de iyi davranışlar sergilemeye devam ediyorlar? Bu diğerkâmlığın bizzat kendisi değil mi?

Olası açıklamalardan bir tanesi bence şöyle: Atalarımızın yaşadığı çevrede bir çeşit özel alan kıtlığı vardı. Bu yüzden, sanki sürekli izleniyormuş gibi davranmaya şartlanıyoruz. Bir bakıma, burada bir doğruluk payı olduğunu düşünüyorum—özellikle, evrimsel elverişliliğin çevresel şartları özel alanın daha az olduğunu gösteriyor. Lakin, genellikle bu da acı bir reçeteye uymamak için uydurulan bir bahane gibi geliyor. (Yanı sıra, unutmamalıyız ki, aynı grup seçilimi gibi, bu açıklama da ahlâklılığın vestijyal olduğunu ima ediyor⁴.)

Peki insanlar, etrafta kimse yokken bile, neden iyi davranış sergilemeye devam ediyorlar? Bu noktada, başka bir cevabı yeğliyorum: Bu yalnızca iyi (menfaatkâr) strateji; çünkü, ahlâki sınırları aşmak riskli bir eylem. Eğer yaptıklarınızın ya da yapacaklarınızın her an birileri tarafından izlenip izlenmediğini hesaplama çukuruna düşerseniz, eninde sonunda birileri açığınızı yakalayacaktır. Hiç kimsenin gözlemediğini sandığınız bir anda ahlâki sınırları aşarken yakalanırsanız, ertesindeki itibar kaybı aldığınız riskin vadettiği getirileri de hiç edecektir.

Ahlâki davranış sınırlarını aşmıyor değiliz—elbette bunu yapıyoruz. Aslen, bizzat aldatıcı bir davranışta bulunurken, yakalanmanın olası ellerini sayıp, müessir bir şekilde, hamlemizin ânını ya da geçerliliğini hesaplıyoruz. Başka türlü, şeffaflık nasıl bu kadar önemli olabilirdi ki? Şunu diyorum: Hiçbir yaptırımla karşılaşmayacağınız anlarda bile aldatıcı davranışlarda bulunmamak, genellikle iyi, güvenli ve evrimsel çeşitliliği yükselten bir hamledir.

Bir Acayip Hakikat

Burada tartışmaya açtıklarımızın çoğu, içkin iyilik anlayışıyla, bizlerin ahlâki içgüdüleriyle ilgili. Ahlâklılığın edinilmiş bir davranış olduğuna oynanan tüm bahisler kapandı.⁵ Ama, en azından kimi ahlâki içgüdülerimizin de önceden örülmüş (eğilimsel biçimler gibi, her halükarda) olduğunu iddia etmek yararlı. Bunların da ortaya çıkış sebebini sorgulamak bizi son derece alakadar eder. Anlayabildiğim kadarıyla da, bunun da yanıtı grup seçiliminden ziyade bireysel seçilim.

Bu minvalde, kabûl ettiğim muhakeme zinciri şöyle:

  1. Önceden örülmüş ahlâki içgüdülerimiz mevcut (muhtemelen).
  2. Bunlar, bireysel seçilimle ortaya çıkıyor (muhtemelen).
  3. Demek ki türümüzün tanışık olduğu kimi durumlar var ki buralarda ahlâki davranış sergilemek bir kazanma stratejisidir.

Bu çıkarım aynı anda, hem doğruysa muazzam hem de muhtemelen doğru gibi ikili bir nadir özelliğe sahip. Başka bir deyişle kallavi! (Muhtelemen.) Yalnızca bu değil elbette mesele; aynı zamanda muazzam bir iyilikten bahsediyoruz. Bizzat beni elime hoparlör alıp çatıya çıkmaya iten derecede müjdeli bir haber bu:

İYİ BİRİ OLMAK (genellikle) SİZİN İÇİN DE İYİDİR!

AHLÂKİ DAVRANIŞ (olağan olarak) KAZANIR!

Elbette, bu iddiayı ilk ortaya atan kişi ben değilim. Bu, iyi bilinen aydınlanmış menfaat felsefesidir. Yani, “başkalarına iyi davranırsak kendimize de iyi davranmış oluruz.” Alex de Tocqueville tarafından tasvir edilen, Adam Smith tarafından tavsiye edilen ve Benjamin Franklin tarafından bizzat uygulanan bir fikirdir bu. Dale Carnegie'nin meşhur kişisel gelişim kitabına alttan destek verendir. Biyolojik literatürde, “dolaylı mütekabiliyet” ya da “rekabetçi diğerkâmlık” olarak anılır. Yani, temel fikir mevcut. Ben de, hakettiği özene rağmen, bu fikrin ne denli az vurgulandığının altını çiziyorum.

Peki, tam olarak n’için? Neden bu daha yaygın ortak bir hakikat değil?

Bence, asıl sorun, menfaate karşı geliştirdiğimiz alınganlık. Ahlâki davranış gibi saf bir şeyi açıklamak için menfaat gibi bir kirli şeye yaslanmak tabudur. Dolayısıyla böyle açıklamalara girişen insanlara da şüpheyle yaklaşılır. Eğer “doğru olan şeyi yapıyorum çünkü bence doğru olan bu, nokta, tartışma bitmiştir,” derseniz; sinir bozucu bir muhatabın sınırları aşıp motivasyonunuzu sorgulamasının da önüne geçiyorsunuz. Fakat, “doğru olan şeyi yapıyorum çünkü benim için de iyi olan budur,” dediğinizde istenmeyen yorumlara davetiye çıkarıyorsunuz: Bir dahaki sefere doğru şeyi yapacağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun? Ya aldatmaya meyilli olursan? Gerçekten güvenilebilir biri misin?

Bu reçeteler gerçekten acı

Ama, bizi her ne denli rahatsız bir konuma sokarsa soksun, iyi haberleri ürkmeden ve çekinmeden onaylamayı ve paylaşmayı birbirimize hem bireysel hem de kolektif olarak borçluyuz. Diğer türlüsü, işbirliği yapacağımız zaman gelince ortadan tüymek oluyor. Çünkü, içinde hepimizin yaşadığı ahlâkın bu eğik kulesi öyle çelik destekli modern bir gökdelene benzemiyor. Bizimkisi, ahşaptan hallice, akkarıncaların kol gezdiği titrek bir yapı. Ayrıca, binlerce yıldır ayakta duruyor olması sizi yanıltmasın; bir sonraki doğal felakette çökmemesi için hiçbir geçerli sebep yok.

Eğer ki ahlâklılık geçerli bir strateji ise, bu açık olarak gözlemlenebilir bir tanesi olmamakla beraber, her durum için de geçerli olmayan bir strateji. Bizler, özellikle sistemleri inşaa etmemize yardım edenlerimiz, iyi davranışın hangi şartlar altında serpildiğini can havliyle araştırmalı ki; bizzat bu iyi şartları korurken, daha da iyileştirebilelim.

Son birkaç senedir yayınladığım yazılarda ben de bunu gerçekleştirmeye çabalıyorum: Ahlâkın kulesini tersine mühendislikle iyileştirmeye uğraşıyorum. (İşbirliği kulesi? Artı toplamlı oyunlar kulesi?) Tam olarak, bizim kulemizin sürdürülebilir bir şekilde, hüsnü katkılar ve dış destek olmadan, nasıl ayakta kalabildiğini anlamak istiyorum. Elbette itibarın yanı sıra, prestijin, paranın, söylevlerin, kişiliğin ve ağ etkisinin oynadığı rollere de baktım. Beynimizdeki Fil (2017) başlıklı kitabım, normların ve normların dayatılmasını tartışıyor; yanı sıra, dînin rolüne de değiniyorum. Hiçbir yerde de, “gruba iyiliği dokunan” ve zincirinden boşanmış içgüdüleri öne sürmüyorum. Yapabildiğim kuvvetle, her şeyi, bireysel avantajın mantığına temellendirmeye çalışıyorum.

Vardığım farazi sonuca göre, iyi davranışı emniyete almak (mükemmel bir azizlik statüsüne eriştiremesek de), tamamıyla menfaate dayalı bir yapıyı kullanarak mümkün—böylece, yazının başında yaptığımız alıntıya geri dönmüş oluyoruz:

Hazır oyunlar kuramı uyuyorken, sebepsizce işbirliğine girişin.

Bu alıntıyı seviyorum, çünkü oyunbaz bir şekilde bu yazıda tartışmaya açtığımız fikirlere dair ipucu sağlıyor. Ama bunu gerçekte ciddiye alsaydık, tehlikeli bir fanteziye kucak açmış olurduk. Oyunlar kuramı asla uyumaz; ve, toplumdaki iyi insanlar olan bizler, öyle birden 50 metre yükseğe zıplayıp havada asılı kalmaya karar veremeyeceğimiz gibi, “durduk yere işbirliği” yapamayız. Lakin, doğru yapıya sahip oldukça, son derece görkemli bir şekilde, işbirliği yapabiliriz.

Bu yazı oldukça esnek bir şekilde, Kevin Kwok ile gerçekleştirdiğimiz bir sohbet üzerinden şekillendirildi.

Ek Okumalar

Notlar:

  1. Umarım burada iddiayı zayıflatma safsatası yoktur. Gelişmiş tanrı-bilimlerin mevcudiyetinin farkındayım. (Özellikle bu bağlamda düşkünü olduklarımdan bir tanesi Micah Redding’in Asgari Uygunluktaki Tanrıbilim’i). Ayrıca, burada bahsettiğim fikre gerçekte hayatta katılan çok sayıda insan olduğunu düşünüyorum.
  2. Dan Dennett’in hava kancaları ve vinçler arasında yaptığı ayrım ilintili görünüyor.
  3. Lakin, Michael Critchon’ın “mutabakat biliminin” açmazları üzerine söyledikleriyle kıyaslayabilirsiniz. Farklı olarak: Grup seçilimini destekleyen iki önemli figür var: David Sloan Wilson ve E. O. Wilson (akrabalıkları yok). Aslında, E. O. Wilson’ın Dünyanın Sosyal Fethi (2012) başlıklı eseri bu yazıyı yazmaya beni teşvik etmiştir.
  4. Bakacağınız kaynakları bildiğiniz sürece, ahlâklılığın vestijyal olduğunu ima eden evrimsel açıklamalar oldukça boldur. Örneğin, tam da bu yazıyı kaleme alırken, mükemmel bir evrimci olan Richard Dawkins’ten işittim birini (ilgili transkript şurada). Tüm bu ele aldığımız açıklama sınıfına karşı edilen en yaygın itiraz ise şudur: Bizim türümüz, insanlar olarak, öylesine şekillenebilir ki değişen çevrelere öğrenerek uyum sağlayabiliriz; genetik evrimi beklemeye gerek duymayız. (Evet, bu bir etkin piyasalar tarzı açıklamadır.) Çevresel değişimin sonucu, kötü davranışlar için bir niş belirdiğinde de, burası ahlâki girişimcilerle doldurulur. Bu yüzden, iyi davranıştan artakalan ne olursa olsun, bu vestijyal bir içgüdüden ziyade, bir dengeleme stratejisidir.
  5. Ya da, farklı bir argüman araya girer—takviyeli öğrenmenin, bireysel seçilime benzer bir rol aldığı bir tanesi. Daha fazlası için şuraya bakın.
The Leaning Tower of Morality
Don’t hate the player, hate the game. — Ice-T Game theory is asleep, cooperate for no reason. — Deity of Religion There’s an image that’s taken root in my mind recently that I can’t seem to shake. …