Kendisi için çalışırken iş ilişkimizin dostluğa dönüştüğü bir tanıdığım var. 60 yaşlarında, İngiliz, eski yatırım bankacısı. Neredeyse her hafta buluşur, yemek yer, yapılacak işlerin üzerinden geçeriz. Bana borsada ve diğer yatırım araçlarında ne durumda olduğunu anlatır, ancak akşamımız genelde gündeme dair mini sohbetler ile kapanır. Aylardır bir başkasının evine gitmenin yasak olduğu İngiltere’de biz bu rutinimizi bozmadık. 87 yaşındaki annesi de -aşılama öncesi- gizlice arkadaşları ile buluşuyor, hayatını elinden geldiğince normal yaşamaya çalışıyormuş.

Son bir sene onun için maddi anlamda oldukça kârlı geçti. Borsadaki hareketlilik malum; yatırım için sermayesi olan, ilk kapanma sonrası düşüşleri alım fırsatı gören (cost averaging), emeklilik hesapları dolu insanların memnun olduklarını söylemek yanlış olmaz. Bu, infodemiden gençler kadar etkilenmemiş, böylelikle virüse karşı daha sakin bir yaklaşımı olan ve bir yandan da sürecin maddi yükünü sırtlanmamış “boomer” grubunu düşündürdü bana. Öte yanda covid-19 ortaya çıkana kadar yaşlılardan ölesiye nefret eden, onları gelişim ve değişimin önünde en büyük engel olarak gören, ancak virüsten etkilenmemelerine rağmen kısıtlamaların yükünü sırtlamak için ellerinden geleni yapan genç insanlar. Bugün bulunduğumuz yerden bakarsak, o nefret edilen “old rich white men” kariyerlerine henüz başlamamış bu gençlere bir gol atmış gibi duruyor.

Yaşıtım insanların Brexit yakınmalarını dinledim yıllarca. Bu bir nesil savaşıydı, yaşlı insanlar onların geleceğinden çalmıştı, onlar ölmeden bu ülkenin iyi bir hale gelmesi mümkün değildi. Genç nesil yine “bereketli ve zahmetsiz bir dönemin ürünü” yaşlılar tarafından aşağıya çekiliyordu.

Aynı insanlar bir seneden fazla süredir evlerinin içinde yaşıyor. Kurumlar için maliyeti –gençler için de uzun süredir değeri- düşen eğitimlerine ekran üzerinden katılmaya devam ediyorlar, bir senede ortalama £9000 harcayarak. Çoğunlukla gençlerin istihdam edildiği yeme-içme, ağırlama ve eğlence sektörlerinin aldığı darbe, yapılan fayda-zarar analizlerinde yer almıyor gibi, keza sayısı azalan staj ve iş fırsatları da. Artan intiharlar da. Sanırım en kötüsü ise teknokrat onaylı iyi devlete olan inançları; Yeni Zelanda (bir köyden ne farkı var) harikası paylaşımları, para yardımının gözlerinde ev hapsini normalleştirmesi, lockdown protestoları esnasında uygulanan şiddetin makul olması gibi.

Lambadan çıkan cini tekrar içeri sokamazsın

Korku versus Ölümler

Ekonomist Walter E. Williams’ın Amerikan halkının kendini güvende hissetmek ile olan takıntısını kaleme aldığı yazısının üzerinden 15 sene geçti. Politikacılar halkın hemen her türlü yasal kısıtlamayı korku ve sindirme metodları ile kabulleneceğinin farkındaydılar; insanlar onlarca yıl süren bir “yumuşama” sürecinden geçmiş, sonuç olarak güvende olma isteğinin dönülemez ve sorgulanamaz değişimlere yol verdiği bir toplum düzeni kanıksanmıştı.

Williams geçen sene ölmeden önce yazdığı son yazısını

“İnsanları korkutmanın, yanlış olmanın ve yanlış olmaya devam etmenin en iyi zamanı, yanlış olmanın bedelinin başkaları tarafından üstlenildiği zamandır.”

diyerek bitirdi. Şimdi medya, uzman ve eğitimli birey orduları bu bedeli ödetebilmek için devletle yarış halinde.

Bakım evlerindeki ölümler ve ev ölümleri karşılaştırması

Imperial College London’ın Neil Ferguson önderliğinde yaptığı modelleme Mart 2020’de yayınlandı. Ekim ayına kadar İngiltere’de yarım milyon ölüm bekleniyordu. Bu modelleme aylarca süren kapanmaların önayağı oldu; sağlık sisteminin çökmesini engellemek için ek hastaneler yapıldı.

Bu hastanelerden birisi  geçtiğimiz günlerde tek bir hasta kabul etmeden kapandı. Bu süreçte hepimiz virüs taşıyıcıları, vaka rakamı, hatta potansiyel katiller haline geldik. Günlük hayatını eskisi gibi yasamak isteyen, geçim kaynağı buna bağlı olan insanları suçlayanlar ölümlerin büyük bir kısmının bakım evlerinde ya da hastaneler içinde yayılan virüs kaynaklı olduğunu kabul etmek istemedi.

Önemliydik, birbirimizi suçlayacaktık, sorumluluk için elimizi taşın altına sokacaktık. Bu esnada belleklerimiz de boş bir levha haline geldi; bencilliğimiz hastaneleri dolduruyordu ancak NHS’in her sene kapasite sıkıntısı yaşadığını unutmuştuk. Katil olup insanları öldürüyorduk ancak covid-19 öncesinde solunum enfeksiyonlarını yayarken bir cezai ehliyetimiz yoktu.

Hastane doluluk oranları

Oz büyücüsünün deneği olmak

Bilim insanları ve uzmanlara olan sarsılmaz güvenimiz yaşadığımız histerinin canlı kalmasında büyük bir etken oldu. Kullanılan veriler, yapılan uyarılar ve bulunan çarelerin tarafsız bir sürecin ürünü olduğundan şüphe duyulmadı. Oz büyücüsü deneyi misali, karşılaştığımız gerçeklik verilerini bilim makinesinden alıyordu ve bu yüzden makinenin yalnızca taşıyıcılık görevini yerine getiren uzmanları sorguluyor olmak mantık dışıydı. Bu konunun bir kabile savaşı haline gelmesi kısa sürmedi; virüse yönelik alınan önlemleri sorgulayan insanlar aşırı sağ, aşı karşıtlığı ve komplo teorileri ile beraber kodlandı.

Ve son olarak, eğitimli ve genç kitlenin kapatmaların sonuçlarına yönelik yaklaşımını özetleyen bir flood ile karşılaştım. Yaşadığımız değişimin kendisi ile çatışmayacağız, bu a priori halde ancak sonucunun politik öznesi olma konusunda ısrarcı olacağız. Desteklediğimiz politikaların yarattığı servet transferine karşı şimdi vergi talep edeceğiz. Çalışma ve eğitim hayatının ev ile iç içe geçmesinin kadınlar üzerindeki etkisini konuşacak, üzerine tezler yazacak ve yapılması gerekenleri reçetelendireceğiz. Yüz binlerce çocuğun ölümü belki neoliberalizm tiradlarımızın konusu olacak. İhtiyacımız olan daha çok planlama, daha çok hesaplama, “build back better” düzeni. Uzman ve teknokratların attıkları adımlar bu sefer işe yarayacak.